21 Eylül 2026

Gazze’de Enkazın Gölgesinde Sürdürülen Bilim ve Eğitim, Bilim Kafe’de Konuşuldu

Üniversitemizin akademik bilgi ve tecrübesini toplumla buluşturan Bilim Kafe etkinliklerinin 18’incisi kapsamında, “Gazze’de Üniversite Olmak: Enkazın Gölgesinde Bilim ve Eğitim” başlıklı program gerçekleştirildi. Gazze’de İsrail’in saldırıları sonucunda yaşanan ağır yıkımın eğitim ve yükseköğretim üzerindeki etkilerinin ele alındığı programda; üniversitelerin, öğrencilerin ve akademisyenlerin karşı karşıya kaldığı zorluklar değerlendirildi. Eğitim kurumlarının zarar görmesi, üniversite binalarının yıkılması, öğrencilerin eğitim haklarından mahrum kalması ve akademisyenlerin yaşamını yitirmesi gibi konuların yanı sıra, tüm bu koşullara rağmen bilim ve eğitimin sürdürülme çabası üzerinde duruldu.

Üniversitemiz Bilim İletişimi Ofisi (BİO) Koordinatör Yardımcısı ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Fikriye Rana Kara’nın moderatörlüğünde gerçekleştirilen programa; İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültemiz Dekanı Prof. Dr. Abdussamed Yeşildağ, Filistin Kulliyetu Ulumil İslamiyye Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Ghareeb, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültemiz öğretim üyesi Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Doktora Programı öğrencimiz Maysoun Bashir konuşmacı olarak katıldı. Kırıkkale Valiliği Konferans Salonu’nda düzenlenen programa İslami İlimler Fakültemiz Dekanı Prof. Dr. Mevlüt Erten ve Yabancı Diller Yüksekokulumuz Müdürü Öğr. Gör. Ahmet Kurnaz ile öğrencilerimiz ve vatandaşlarımız katıldı. 
Saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlayan programın açılış konuşmasını gerçekleştiren Dr. Öğr. Üyesi Fikriye Rana Kara, “Öncelikle yeni eğitim-öğretim yılının hepimize hayırlı olmasını diliyorum. Bugün 18’incisi gerçekleştirdiğimiz Bilim Kafe etkinliğimizde Gazze’de Üniversite Olmak: Enkazın Gölgesinde Bilim ve Eğitim başlıklı konuyu ele almak üzere bir aradayız. Bilim Kafe’den kısaca bahsetmek gerekirse, üniversitelerde üretilen bilgi ve deneyimin toplumla buluştuğu, bilimsel konuların herkesin anlayabileceği sade ve açık bir dille konuşulduğu bir sohbet ortamı olduğunu söyleyebiliriz. Bugün de insanlık vicdanında derin izler bırakan bu meseleyi, birlikte düşünmeye ve sorgulamaya davet eden bir çerçevede ele alıyoruz. Konumuz ağır, fakat konuşulması gereken önemli bir konu. Bildiğiniz üzere 1948’den bu yana Filistin coğrafyasında yaşanan zulmün en trajik noktaya ulaştığı 7 Ekim 2023 tarihi tüm insanlık için tarihsel, ahlâki ve vicdani bir kırılma noktasıdır. Bugün Gazze’de yaşananlar yalnızca mekânsal bir yıkımı değil eğitimin, bilimin ve üniversite hayatının karşı karşıya kaldığı büyük kırılmayı da gündeme getiriyor. Dersliklerin, laboratuvarların ve üniversite binalarının zarar görmesi ciddi kayıplardır. Ancak Gazze bize üniversitelerin yalnızca binalardan ibaret olmadığını göstermektedir. Gazze'de öğrenciler zorlu koşullar altında eğitimlerini sürdürmeye çalışıyor; akademisyenler ise tüm imkânsızlıklara rağmen bilimsel faaliyetlerini devam ettirmenin yollarını arıyor. Bu koşullarda bir dersin devam edebilmesi, bir öğrencinin eğitimine tutunabilmesi ve bir akademisyenin araştırmasını sürdürebilmesi, bilginin ve umudun tümüyle yok edilemeyeceğini gösteriyor. Bu anlamlı buluşmaya ilgi gösteren siz kıymetli misafirlerimize teşekkür ediyorum.” dedi.

Açılış konuşmasının ardından Doç. Dr. Ali Ghareeb, Filistin’den video ile bağlanarak öğrencilerimize hitap etti. Gazze’de üniversitelerin yalnızca binalarını değil, akademik kapasitesini ve insan kaynağını da yeniden inşa etmek zorunda olduğunu belirterek, Türkiye’deki üniversitelere akademik iş birliğinin artırılması çağrısında bulunan Doç. Dr. Ali Ghareeb, “Öncelikle kendimi tanıtmaktan ve bugün sizlerle bir araya gelmekten büyük bir memnuniyet duyuyorum. Ben Filistin’in El-Halil şehrinden, İslami İlimler Fakültesi Akademik Başkan Yardımcısı, Edebi Eleştiri alanında doçent, ana dili Arapça olmayanlara Arapça öğretimi uzmanı, kişisel gelişim alanında uluslararası uzman eğitmen ve Filistin meselesi araştırmacısı Dr. Ali Muhammed el-Garib. Bu vesileyle, Kırıkkale Üniversitesinin değerli yönetimine ve konferansın düzenleme kuruluna, nazik davetleri ve akademik tecrübelerimizi paylaşmamıza imkân sağladıkları için en kalbî teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca 2014 yılının başından 2017 yılının sonuna kadar öğretim görevlisi olarak görev yaptığım bu üniversiteye olan derin bağlılığımı ifade etmek isterim. Kırıkkale Üniversitesi benim için yalnızca bir çalışma yeri değil, bilimsel ve insani bağlar kurduğum, gönlümde özel bir yere sahip olan önemli bir akademik tecrübedir. Filistin’e döndükten sonra da Filistin ve Türk üniversiteleri arasında kalıcı akademik köprüler kurulmasına büyük önem verdim. Geçtiğimiz yıl fakültemizden bir heyetle Kırıkkale Üniversitesinin ev sahipliği yaptığı bir konferansa katılma şerefine eriştim. Bu temasların fakültemiz ile üniversiteniz arasında bir iş birliği ve kültürel değişim protokolünün imzalanmasıyla sonuçlanması bizler için ayrıca büyük bir memnuniyet kaynağı olmuştur. Bu iş birliğinin ortak araştırmalar, akademik değişim programları, burslar ve eğitim projeleriyle daha da güçlenmesini temenni ediyorum. Değerli dinleyiciler, yükseköğretim, yalnızca bilgi ve diploma üreten bir alan değildir. Üniversiteler; toplumların insan kaynağını yetiştirir, bilimsel bilgi üretir, kalkınmayı destekler ve gelecek nesillerin umutlarını şekillendirir. Filistin’de ise üniversitelerin bu rolü çok daha büyük bir anlam taşımaktadır. Gazze’de savaş öncesinde yaklaşık 87 bin öğrenci yükseköğretim kurumlarında eğitim görmekteydi. Üniversitelerimiz, bütün ekonomik ve siyasi zorluklara rağmen tıp, mühendislik, teknoloji, beşerî bilimler ve daha birçok alanda eğitim vermekte; bilimsel araştırma ve toplumsal gelişime katkı sağlamaktaydı. Ancak finansman yetersizliği, araştırma altyapısının sınırlı olması ve özellikle seyahat ile uluslararası akademik iş birliğine getirilen kısıtlamalar, savaş öncesinde dahi Gazze’de yükseköğretimin karşı karşıya olduğu temel sorunlardı. Ekim 2023’te başlayan savaş ise bu sorunları çok daha ağır bir boyuta taşıdı. Üniversite binaları, derslikler ve laboratuvarlar zarar gördü; akademisyenler, öğrenciler ve çalışanlar hayatlarını kaybetti veya yerlerinden edildi. Eğitim faaliyetleri kesintiye uğradı, bilimsel araştırmalar ve uygulamalı eğitimler büyük ölçüde aksadı. Öğrencilerin mezuniyet süreçleri gecikti; üniversitelerin akademik üretim ve uluslararası bilimsel çalışmalara katılım kapasitesi ciddi biçimde zarar gördü.” dedi.
Savaşın Ardından Gazze Üniversitelerini Zorlu Bir Yeniden İnşa Süreci Bekliyor

Gazze’deki üniversitelerin yeniden ayağa kaldırılması için eğitim, araştırma ve akademik dayanışmayı kapsayan kapsamlı bir sürece ihtiyaç olduğunu ifade eden Doç. Dr. Ali Ghareeb, “Gazze’deki yükseköğretim krizini yalnızca yıkılan binalar üzerinden değerlendirmek eksik olacaktır. Bu aynı zamanda bir insan, kurum ve bilgi krizidir. Öğrenciler ve akademisyenler; ailelerini kaybetmenin, sürekli yer değiştirmelerin, güvenlik sorunlarının ve gelecek kaygısının ağır psikolojik yükünü taşımaktadır. Bu nedenle eğitim kurumlarının yeniden ayağa kaldırılması kadar, öğrencilerin ve akademisyenlerin psikolojik ve sosyal açıdan desteklenmesi de büyük önem taşımaktadır. Bütün bu zorluklara rağmen Filistin üniversiteleri eğitimin sürekliliğini sağlamak için önemli çabalar göstermektedir. Uzaktan eğitim, dijital dersler, akademik danışmanlık, ortak dersler ve uluslararası üniversitelerle geliştirilen araştırma projeleri bu çabaların önemli araçları olmuştur. Bu deneyim bize şunu göstermiştir: Filistin’de eğitim yalnızca akademik bir hizmet değildir. Eğitim, aynı zamanda umut, toplumsal dayanıklılık ve geleceği yeniden kurma iradesidir. Bugün önümüzde duran temel mesele, kriz yönetiminden sürdürülebilir toparlanmaya geçmektir. Gazze’de yükseköğretimin yeniden inşası; yalnızca üniversite binalarının ve laboratuvarların onarılması anlamına gelmemektedir. Akademik kadroların desteklenmesi, öğrencilerin eğitim kayıplarının telafi edilmesi, psikolojik destek mekanizmalarının kurulması, bilimsel araştırmaların yeniden canlandırılması ve öğrencilerin uluslararası akademik ağlara erişiminin sağlanması da bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır. Bu noktada uluslararası akademik iş birliğinin büyük bir rolü bulunmaktadır. Özellikle Türkiye’deki üniversitelerle sanal misafir öğretim üyeliği, burs programları, ortak danışmanlık, akademik değişim, ortak araştırma ve bilimsel yayın projeleri geliştirilebilir. Bu tür iş birlikleri yalnızca bugünkü krizin etkilerini azaltmakla kalmayacak, Filistin yükseköğretiminin uzun vadeli akademik kapasitesinin güçlenmesine de katkı sağlayacaktır. Bu nedenle beş temel noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: Öğrenciler ve akademisyenler için psikolojik destek programları güçlendirilmelidir. Acil durumlarda eğitimin devamlılığını sağlayacak dijital eğitim imkânları geliştirilmelidir. Filistin üniversiteleri ile Türk, Arap ve uluslararası üniversiteler arasındaki akademik ortaklıklar artırılmalıdır. Zarar gören üniversite altyapısının yeniden inşası için mali ve teknik destek sağlanmalıdır. Son olarak, Filistinli araştırmacıların uluslararası akademik ağlara katılmasını sağlayacak ortak araştırma ve yayın projeleri desteklenmelidir. Değerli konuklar, Filistin’de yükseköğretimin yeniden inşası, sadece binanın ve laboratuvarın yeniden inşası değil; insanın, bilginin, umudun ve geleceğin yeniden inşasıdır. Bugün Gazze’de bir öğrencinin dersine devam edebilmesi, bir akademisyenin araştırmasını sürdürebilmesi ve bir gencin geleceğine dair hayal kurabilmesi, bizim için yalnızca akademik bir mesele değildir. Bu, insanlığın ortak sorumluluğudur. Kırıkkale Üniversitesi ile Filistin üniversiteleri arasında kurulmuş olan akademik bağların bundan sonra daha da güçlenmesini ve bilginin, bilimin ve eğitimin toplumlarımız arasında kalıcı bir köprü olmasını temenni ediyorum. Beni sabırla ve nezaketle dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.” dedi.

Filistin’de yaşananların yalnızca günümüzdeki çatışmalar üzerinden değerlendirilemeyeceğini ve meselenin 19. yüzyılın sonlarından itibaren şekillenen sömürgecilik, emperyal rekabet, Siyonist hareket ve uluslararası siyasi gelişmelerin etkisiyle oluşan uzun bir tarihsel sürecin sonucu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Abdussamed Yeşildağ, “Saygıdeğer konuklar, değerli akademisyenler ve kıymetli dinleyiciler, Bugün burada, Filistin meselesinin tarihsel kökenlerini ve günümüze uzanan sonuçlarını ele almak üzere bulunuyoruz. Filistin’de yaşananları yalnızca günümüzdeki çatışmalar üzerinden anlamak mümkün değildir. Bu trajedinin arka planında 19. yüzyılın sonlarından itibaren şekillenen sömürgecilik, emperyal rekabet, Siyonist hareket ve uluslararası siyasi gelişmelerin birbirini etkileyen uzun bir tarihsel süreç bulunmaktadır. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı toprakları, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere sömürgeci devletlerin stratejik rekabet alanlarından biri hâline geldi. İngiltere açısından Hindistan’a ulaşan yolların ve Süveyş Kanalı’nın güvenliği büyük önem taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarının geleceğine ilişkin yapılan gizli görüşmeler ve özellikle 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması, bölgenin büyük güçlerinin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirildiğini gösteren önemli gelişmelerdi. Aynı dönemde İngiltere’nin Arap liderlerine verdiği bağımsızlık vaatleri ile daha sonra izlediği politika arasında ciddi bir çelişki ortaya çıktı. Böylece savaş sonrasında Ortadoğu’nun siyasi haritası, bölge halklarının iradesinden ziyade büyük güçlerin stratejik çıkarları doğrultusunda şekillenmeye başladı. Bu süreçte Avrupa’da yükselen antisemitizm ve Yahudilere yönelik ayrımcılık, modern Siyonist hareketin ortaya çıkmasında önemli bir tarihsel zemin oluşturdu. Theodor Herzl gibi Siyonist liderler, Yahudiler için siyasi bir yurt kurulmasını savundular ve Filistin’i bu projenin merkezi olarak gördüler. Böylece Avrupa’daki Yahudi sorunu ile Filistin’in siyasi geleceği birbirine bağlandı. Osmanlı döneminde de Filistin’e Yahudi göçü ve toprak edinimi konusunda tartışmalar yaşandı. Sultan II. Abdülhamid döneminde geniş ölçekli yerleşime yönelik talepler sınırlandırılmaya çalışıldı, ancak sonraki yıllarda bölgedeki siyasi ve demografik değişim hız kazandı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin Filistin’de manda yönetimi kurması ve 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile ‘Yahudi ulusal yurdu’ fikrine destek vermesi, bölgenin siyasi geleceğini derinden etkiledi. İngiliz manda dönemi boyunca Yahudi göçünün artması, toprak mülkiyeti ve siyasi temsil meseleleri Filistinli Araplar ile Siyonist hareket arasındaki gerilimi artırdı.” ifadelerini kullandı.
Balfour’dan Nakba’ya: Filistin’de Tarihi Kırılmanın İzleri

Filistin’de İngiliz manda yönetimiyle birlikte derinleşen siyasi gerilimin 1936 Büyük Arap İsyanı’ndan 1948 Savaşı’na uzanan süreçte yeni bir boyut kazandığını belirten Prof. Dr. Abdussamed Yeşildağ, “1920’li ve 1930’lu yıllarda yaşanan çatışmaların ardından 1936’da başlayan Büyük Arap İsyanı, Filistin toplumunun manda yönetimine ve Siyonist yerleşim politikasına karşı en kapsamlı direnişlerinden biri oldu. İngiliz yönetiminin sert askerî tedbirleri ise, Filistin toplumunun siyasi ve toplumsal yapısı üzerinde uzun süreli etkiler bıraktı. Gerilimin devam etmesi üzerine 1937 yılında Peel Komisyonu, Filistin’in Arap ve Yahudi devletleri arasında bölünmesini öneren ilk önemli planlardan birini ortaya koydu. Ancak bu plan taraflar arasında kabul görmedi. 1939 tarihli İngiliz Beyaz Kitabı ise, Yahudi göçünü sınırlandırmayı ve gelecekte ortak bir Filistin devleti oluşturmayı öngörüyordu. Ancak İkinci Dünya Savaşı, Avrupa’daki Yahudi Soykırımı ve savaş sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası dengeler, Filistin meselesini daha da karmaşık hâle getirdi. İngiltere, çözemediği bu sorunu 1947 yılında Birleşmiş Milletler’e taşıdı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 29 Kasım 1947’de 181 sayılı kararla Filistin’in Arap ve Yahudi devletlerine bölünmesini önerdi; Kudüs için ise özel bir uluslararası statü öngördü. Karar, Yahudi tarafınca kabul edilirken Arap tarafınca reddedildi. Bölünme kararının ardından Filistin’de çatışmalar yoğunlaştı. 1948’de İngiliz mandasının sona ermesi ve İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilan edilmesiyle birlikte çatışmalar bölgesel bir savaşa dönüştü. 1948 Savaşı, Filistin tarihinin en büyük kırılmalarından birini oluşturdu. Savaş sırasında çok sayıda Filistinli yaşadığı yerlerden ayrılmak veya zorla yerinden edilmek durumunda kaldı. Filistinlilerin ‘Nakba’ , yani ‘Büyük Felaket’  olarak adlandırdığı bu süreç, yüz binlerce insanın mülteci hâline gelmesine ve Filistin toplumunun demografik ve coğrafi yapısının köklü biçimde değişmesine yol açtı. Deyr Yasin gibi katliamlar, Filistinlilerin tarihsel hafızasında ve zorunlu göç sürecinin anlatısında önemli bir yer edindi. Savaşın sonunda İsrail, Birleşmiş Milletler’in 1947’de öngördüğü sınırların ötesinde bir alan üzerinde kontrol sağladı; Filistinlilerin büyük bölümü ise mülteci durumuna düştü. Bütün bu tarihsel gelişmeler bize Filistin meselesinin yalnızca bir sınır veya toprak anlaşmazlığı olmadığını gösteriyor. Mesele; sömürgecilik, göç, yerinden edilme, ulusal kimlik, siyasi temsil, insan hakları ve uluslararası hukuk gibi birçok boyutu olan uzun bir tarihsel sürecin sonucudur. Bugün Filistin’de yaşananları anlamak için 19. yüzyılın sonlarından itibaren şekillenen emperyal rekabeti, Siyonist hareketin ortaya çıkışını, İngiliz manda dönemini, 1936-39 Büyük Arap İsyanı’nı, 1947 Birleşmiş Milletler Bölünme Kararı’nı ve 1948 Nakba’sını birlikte değerlendirmek gerekir. Ancak tarihin bize verdiği en önemli derslerden biri şudur: Kalıcı bir gelecek, insanların haklarının, güvenliğinin, özgürlüğünün ve kendi geleceklerini belirleme iradesinin göz ardı edilmesiyle kurulamaz. Filistin meselesinin geleceğine ilişkin tartışmaların insan hakları, uluslararası hukuk, sivillerin korunması ve halkların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olabilmesi temelinde yürütülmesi büyük önem taşımaktadır. Bugünü anlamanın yolu geçmişi doğru okumaktan geçmektedir. Geçmişte yaşananları hatırlamak yalnızca bir tarih anlatısı oluşturmak için değil, aynı acıların tekrar yaşanmaması için de gereklidir. Dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, en derin saygılarımı sunuyorum.”  ifadelerini kullandı.

Gazze’de yaşanan saldırıların yalnızca can kayıpları ve fiziksel yıkımla sınırlı olmadığını, eğitim kurumlarının, öğrencilerin, öğretmenlerin ve akademisyenlerin de bu süreçten ağır biçimde etkilendiğini ifade eden Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan “Soykırım, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde; ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, grup olarak tamamen ya da kısmen yok etme kastıyla işlenen belirli fiiller üzerinden tanımlanır. Grup üyelerinin öldürülmesi, ağır bedensel veya ruhsal zarara uğratılması, grubun fiziksel yıkımını sağlayacak yaşam koşullarına kasten maruz bırakılması, doğumları engellemeye yönelik önlemler ve çocukların zorla başka bir gruba aktarılması bu kapsamda değerlendirilir. Dolayısıyla soykırımın değerlendirilmesinde belirleyici olan, sayılan fiiller ile grubu yok etme kastı arasındaki bağdır. İsrail’in Gazze’deki eylemleri bu hukuk çerçevesinde değerlendirilmelidir. Birleşmiş Milletler Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, 16 Eylül 2025 tarihli raporunda İsrail’in Gazze’de Filistinlilere karşı soykırım işlediği sonucuna varmıştır. Bu tespit bir mahkeme hükmü niteliği taşımamakla birlikte, uluslararası bir soruşturma organının delillere dayanan hukuk değerlendirmesidir. Bu nedenle Gazze’de soykırımdan söz etmek, yaşanan vahşeti anlatmak için seçilmiş bir benzetmenin ötesinde, somut fiillere ve yok etme kastına ilişkin bulgulara dayanmaktadır. Ancak Gazze’deki yıkımı anlayabilmek için İsrail’in işgal politikalarının tarihsel sürekliliğini de görmek gerekir. 1948’deki kitlesel yerinden edilme, 1967’de başlayan işgal, yerleşimlerin genişlemesi ve Gazze’ye uygulanan abluka, Filistinlilerin topraklarıyla ve gelecekleriyle kurdukları ilişkiyi sürekli baskı altında tutmuştur. İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığının hukuki durumu, uluslararası hukuk bakımından da uzun süredir tartışma konusu olmaktadır. Bu tarihsel ve hukuki çerçeve, Filistin meselesinin egemenlik, kendi kaderini tayin ve insan hakları boyutlarının birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. İşgalin günlük hayat üzerindeki etkisi, bir çocuğun okuluna ulaşabilmesinden bir üniversitenin bilimsel araştırma yapabilmesine kadar uzanır. Toprak üzerindeki denetim, insanların hareketlerini, kurumların faaliyetlerini ve toplumsal hayatın sürekliliğini belirleyen bir güce dönüşür. Bu açıdan Gazze’de eğitim sisteminin yıkılması, Filistin toplumunun bağımsız bir gelecek kurma imkânlarının daraltılması anlamına gelmektedir.” dedi.
Gazze’de Eğitim Sisteminin Yıkımı Geleceği de Tehdit Ediyor

Öğrencilerin, öğretmenlerin ve akademisyenlerin yanı sıra okulların ve üniversitelerin de ağır biçimde etkilenmesinin, ‘Eğitimkırım’ kavramı çerçevesinde ele alınması gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, “Bir halkın geleceğini denetim altına almanın yollarından biri, o geleceği kuracak insanları ve kurumları ortadan kaldırmaktır. Eğitimkırım; öğrencilerin, öğretmenlerin ve akademisyenlerin öldürülmesi veya baskı altına alınmasının yanı sıra eğitim kurumlarının ve bilgi üretme imkânlarının sistematik biçimde ortadan kaldırılmasını ifade etmektedir. Gazze’de yaşananlar, eğitim alanındaki yıkımın yalnızca binaların zarar görmesinden ibaret olmadığını; bir toplumun bilgi üretme, eğitim alma ve geleceğini inşa etme kapasitesini de etkilediğini göstermektedir. Soykırım ile eğitimkırım arasındaki ilişki, bir toplumun devamlılığının hedef alınmasında belirginleşmektedir. Eğitimkırım, uluslararası ceza hukukunda bağımsız bir suç adı olarak düzenlenmiş değildir; her okul yıkımı da kendiliğinden soykırım suçunu oluşturmaz. Bununla birlikte eğitim kurumlarının sistematik biçimde yok edilmesi, diğer fiillerle birlikte değerlendirildiğinde, bir halkı yaşama ve kendisini yeniden üretme imkânlarından mahrum bırakan politikaların bir parçası olabilir. Bu ilişkinin en ağır yüzünü çocukların öldürülmesinde görüyoruz. Gazze’de binlerce çocuk hayatını kaybetmiş, çok daha fazlası savaşın doğrudan veya dolaylı etkileriyle eğitimden uzak kalmıştır. Her çocuğun yaşamı, başlı başına korunması gereken bir değerdir. Yaşama hakkı, kimliğinden bağımsız olarak koşulsuz biçimde güvence altına alınmalıdır. Bir çocuğun öldürülmesi, onun yaşayabileceği tüm yılların, kurabileceği ilişkilerin ve gerçekleştirebileceği hayallerin de elinden alınması anlamına gelir. Bir çocuk öldürüldüğünde, geleceğin bir parçası geri dönülmez biçimde yok edilir. Hayatta kalan çocuklar açısından ise eğitim hakkının engellenmesi, bu yıkımın zamana yayılan boyutunu oluşturmaktadır. Okulların büyük bölümünün zarar gördüğü veya yıkıldığı, yüz binlerce çocuğun eğitim imkânlarının kesintiye uğradığı bir ortamda eğitim faaliyetlerini sürdürmek son derece güçleşmektedir. Geçici öğrenme alanları ve alternatif eğitim girişimleri bu kaybı telafi etmeye çalışsa da güvenli bir sınıfın, düzenli derslerin ve öğretmenle kurulan ilişkinin yerini sürekli yer değiştirme koşullarında doldurmak kolay değildir. Yükseköğretimdeki tablo da aynı süreklilik kaybını göstermektedir. Üniversitelerin ve kampüslerin zarar görmesi veya tamamen yıkılması, yıllar içinde oluşan bilimsel birikimin, araştırma imkânlarının ve akademik ilişkilerin parçalanması anlamına gelir. Doktorlarını, mühendislerini, öğretmenlerini ve diğer nitelikli insan kaynağını yetiştirecek kurumlarını kaybeden bir toplumun yeniden ayağa kalkması da zorlaşır. Böylece bugünün yıkımı, yarının bağımlılıklarını derinleştiren bir sonuç doğurur. Eğitimkırımın etkileri, çatışmaların yoğunluğunun azalmasıyla kendiliğinden ortadan kalkmaz. Öğrenilemeyen bilgiler, yarım kalan araştırmalar ve kopan akademik ilişkiler uzun süreli kayıplara yol açar. Öğretmenini, arkadaşlarını ve ailesini kaybeden bir çocuğun sınıfa dönebilmesi, yalnızca okul binasının yeniden açılmasını değil; güvenliğe ve psikososyal desteğe erişebilmesini de gerektirir. Bu nedenle yeniden inşa, binaların onarılmasının yanı sıra insan ilişkilerinin ve kurumsal devamlılığın yeniden kurulmasını da içermelidir. Gazze’de çadırlarda ders anlatan öğretmenler ve eğitimlerini sürdürmeye çalışan öğrenciler, bütün bu koşullara rağmen Filistin’in geleceği üzerinde söz sahibi olma iradesini korumaktadır. Onların çabası, Filistinlileri kendi geleceklerini kuran özneler olarak görmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır. Ancak bu dayanışmayı romantikleştirmek, uluslararası sorumluluğu görünmez kılmamalıdır. Hiçbir çocuk, eğitim hakkını kullanabilmek için olağanüstü bir dayanıklılık göstermek zorunda bırakılmamalıdır. Enkazın içinde ders çalışmak, dünyanın yerine getirmediği sorumlulukları da açığa çıkarmaktadır. İsrail’in güvenlik gerekçeleri, sivillerin korunmasına ilişkin yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Eğitim kurumları, sivil niteliklerini korudukları sürece saldırılara karşı korunur. Askerî hedef iddiaları da ayrım gözetme, orantılılık ve önlem alma kurallarını geçersiz kılmaz. Çocukların öldürülmesi, açlığa maruz bırakılması ve eğitimden koparılması, bir güvenlik politikasının olağan maliyeti olarak kabul edilemez. Uluslararası toplumun sorumluluğu, insani yardımları artırmanın yanında bu yıkımı mümkün kılan siyasi ilişkileri ve uygulamaları da sorgulamaktır. İsrail’e sağlanan destek, uluslararası hukukun uygulanması ve ihlallerin önlenmesi açısından değerlendirilmelidir. Soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması konusunda devletlerin taşıdığı sorumluluk, siyasi yakınlıklara göre değişmemelidir. Bu nedenle eğitimin yeniden kurulması, Filistinlilerin kendi kurumlarını yönetebildiği ve kendi geleceklerine karar verebildiği bir çerçevede ele alınmalıdır. Okulların ve üniversitelerin korunması, eğitim malzemelerine erişimin sağlanması, öğretmenlerin desteklenmesi ve akademik dayanışmanın güçlendirilmesi, bu çerçevenin somut adımlarıdır. Filistin’in geleceği, Filistinlilerin katılımıyla ve haklarının güvence altına alınmasıyla şekillenebilmelidir. Uluslararası üniversitelerin desteği, Gazze’deki üniversitelerin kurumsal varlığını ve akademik özerkliğini güçlendirmelidir. Öğrencilere sunulacak eğitim imkânları, onların kendi toplumlarıyla bağlarını sürdürebilmelerini desteklemelidir. Çünkü eğitim hakkının korunması, Filistin toplumunun bilgi üretme ve kendi ihtiyaçlarına cevap verebilme kapasitesinin de korunması anlamına gelir. Bu kapasitenin kaybı, işgalin etkilerinin kuşaklar boyunca taşınmasına yol açabilir. İşgalin sona ermesi, bu geleceğin kurulmasının temel siyasi koşullarından biri olarak değerlendirilmektedir. Soykırım ile eğitimkırım arasındaki bağ, Filistin toplumunun kuşaklar boyunca varlığını sürdürme imkânlarının tahrip edilmesinde ortaya çıkmaktadır. Çocukların öldürülmesi, öğretmenlerin ve akademisyenlerin kaybı, okulların ve üniversitelerin yıkılması, birbirinin etkisini derinleştiren sonuçlar doğurmaktadır. İsrail’in işgal ve yıkım politikalarının Filistinlilerin kendi geleceklerini kurabilecekleri koşulları nasıl etkilediği, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da meselesidir. Bir okul yeniden yapılabilir, ancak öldürülen bir çocuğun yaşayacağı hayat geri getirilemez. Bu nedenle uluslararası toplumun sorumluluğu, çocukların korunmasını sağlayacak somut adımlar atmayı ve uluslararası hukuk ihlallerine ilişkin hesap verebilirliği sağlamayı gerektirmektedir. Üniversitelerin sorumluluğu da, Filistinli öğrencilerin eğitimlerini sürdürebilmeleri, akademisyenlerin bilgi üretmeye devam edebilmeleri ve eğitim kurumlarının ayakta kalabilmeleri için kalıcı bir dayanışma geliştirmektir. Filistinlilerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olma hakkı, bütün bu çabaların merkezinde yer almalıdır.” şeklinde konuştu.

Programın devamında Üniversitemiz Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Doktora Programı öğrencisi Maysoun Bashir, Gazze’de yaşanan soykırım ve saldırıların eğitime ve akademik hayata yansımaları hakkında bilgi verdi. Maysoun Bashir, “Bugün burada, Gazzeli genç bir kadın olarak Filistin’i temsil etmekten büyük bir onur duyuyorum. Öncelikle, bu anlamlı platformda Filistin’i temsil etme imkânını bana tanıdığınız için teşekkür ederim. Burada yalnızca Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Doktora Programı öğrencisi olarak değil, halkımın ve en temel haklarından biri olan eğitim hakkından mahrum bırakılan öğrencilerin sesi olmak üzere bir Filistinli olarak bulunuyorum. Bugün Türkiye’de doktora eğitimimi tamamlama aşamasındayım. Ben eğitimimi ve akademik yolculuğumu sürdürebilirken, Gazze’de binlerce öğrenci okullarından ve üniversitelerinden mahrum bırakılmaya devam ediyor. Savaşın etkileri eğitim alanında da çok ağır bir şekilde hissediliyor. Gazze’deki okulların yaklaşık %97,5’i zarar gördü veya yıkıldı. 637 binden fazla çocuk düzenli eğitime erişimini kaybetti. 18.600’den fazla öğrenci hayatını kaybetti. Yükseköğretim kampüslerinin yaklaşık %95’i zarar gördü. Ancak bu rakamlar, Gazze’de eğitimin karşı karşıya olduğu tablonun yalnızca bir kısmını gösteriyor. Çünkü eğitimde yaşanan kayıp, okulların ve üniversitelerin yıkılmasıyla sınırlı değil. Örgün eğitime uzun sürelerle ara verildi. Bazı eğitim tesisleri yerinden edilen insanlar için sığınaklara dönüştü. Buna rağmen eğitim, geçici alanlarda ve son derece zor koşullar altında sürdürülmeye çalışılıyor. Sürekli yer değiştirme, tahliye kararları, ulaşım sorunları, elektrik ve internet kesintileri ile kitap ve eğitim materyallerine erişimde yaşanan güçlükler, öğrencilerin eğitimlerine devam etmesini zorlaştırıyor. Savaşın bu etkileri üniversite ve lisansüstü eğitimde de açıkça görülüyor. Böylece savaş, yalnızca öğrencilerin bugün eğitim almasını değil, geleceğe yönelik akademik çalışmalarını ve hayallerini de etkiliyor. Tüm bu koşullara rağmen öğrencilerin eğitimlerine devam etme çabası, eğitimin Gazze’de ne kadar güçlü bir anlam taşıdığını gösteriyor. Çünkü eğitim yalnızca bilgi edinmek değil; öğrencilerin kimliklerini, umutlarını ve geleceklerini koruyabilmelerinin de bir yoludur.” dedi. 
Eğitim Hakkı Savaşın Gölgesinde Bırakılmamalı

İşgalcilerin saldırılarına rağmen Gazze’de eğitimden vazgeçmeyen bir irade olduğunu belirten Maysoun Bashir, “Yıkılan okulların harabeleri üzerinde çadırlar kuruldu ve oradan bir Filistinli çocuk dünyaya şöyle haykırdı: ‘Buradan öğrenmeye ve devam etmeye kararlıyım. Filistin’in sesi hep yükseklerde kalsın ve asla kırılmasın.’ Bu sözler, eğitimin Gazze’de neden yalnızca bir ders veya diploma meselesi olmadığını gösteriyor. Bu nedenle Gazze’nin eğitimini yeniden ayağa kaldırmak, yalnızca yıkılan okulları ve üniversiteleri yeniden inşa etmekten ibaret değildir. Öğrencilerin güvenli eğitim ortamlarına ulaşabilmeleri, kaybettikleri eğitimlerini telafi edebilmeleri ve akademik hayatlarına yeniden devam edebilmeleri de bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Bugün doktoramı tamamlama aşamasındayım. Ancak savaş, bu anı annemle paylaşmamı ve Gazze’de onun ve ailemin yanında olmamı engelledi. Babamı ise yıllar önce, yine yılın bu zamanlarında kaybettim. Bugün yanımda olsaydı benimle ne kadar gurur duyardı. Ailem dışında, hayatımda derin bir iz bırakan ve kendisine büyük bir vefa borcu taşıdığım bir başka insan da, danışmanım. Yokluğunu her zaman hissedeceğim. Bugün onun hatırasını yaşatmanın en anlamlı yollarından birinin, Filistinlilerin eğitim hakkını ve bu hakkın ihlal edilmesini anlatmak, eğitimden mahrum bırakılan öğrencilerin ve akademisyenlerin sesi olmak olduğuna inanıyorum.  Hiçbir öğrenci savaş, hareket kısıtlamaları veya içinde bulunduğu koşullar nedeniyle bu haktan mahrum bırakılmamalıdır. Gazze’nin eğitim sisteminin yeniden ayağa kaldırılması; güvenli eğitim alanlarının oluşturulmasını, eğitim kayıplarının telafi edilmesini, öğrencilere psikolojik ve sosyal destek sağlanmasını, burs ve üniversite fırsatlarının korunmasını ve savaş nedeniyle eğitimleri aksayan üniversite ve lisansüstü öğrenciler için esnek akademik çözümler geliştirilmesini gerektiriyor. Bu anlayışla, bana eğitimime devam etme ve bugün burada bu konuyu kendi sözlerimle ifade etme imkânı sağlayan üniversiteme, değerli hocalarıma ve özellikle Rektörümüz Prof. Dr. Ersan Aslan’a teşekkür etmek istiyorum. Filistinli öğrencilere verdiği destek ve bugün burada sesimizi duyurabilmemize sağladığı katkı için Türkiye’ye ve Türk halkına da şükranlarımı sunuyorum. Sözlerimi bitirirken, Gazze’de eğitimine devam edemeyen öğrencilerin yeniden üniversitelerine dönebildiği, yarım kalan eğitimlerinin ve hayallerinin yeniden hayat bulduğu bir gelecek diliyorum.” dedi. 
Konuşmaların ardından, panelistler, kendilerine yöneltilen soruları yanıtladı.

Program, Bilim İletişiminden Sorumlu Rektör Danışmanı ve BİO Koordinatörü Dr. Öğr. Üyesi Nuray Öztürk ile koordinatör yardımcıları Dr. Öğr. Üyesi Rıfat Kerem Gürkan ve Dr. Öğr. Üyesi Fikriye Rana Kara tarafından konuşmacılara hediye takdim edilmesi ve hatıra fotoğrafı çekilmesinin ardından sona erdi.